SiTeMe HoŞ GeLDiNiZ
  Muhammed Salih Hakkında Haber
 

Bir Ülküdaşımızdı.

Şimdi Tanrı katına uçmuş bir Dost, Mandoki Kongur yanımıza geldi ve "bu arkadaşlar Özbekistan'ın en milletçi şair ve yazarlarıdır, hiç çekinmeden davetlerine uyabilirsiniz", dedi. Onun referansı bize kâfiydi. Ancak kongre sahiplerinden de müsaade almamız lazımdı. Yetkililer kibar, fakat kesin bir şekilde programa göre akşam kokteyli yapılacağını ve başka yere gitmemizin doğru olmayacağını söylediler.

Kokteyle katıldık, bir kısmımız sürekli kokteylde kaldı, diğer kısmımız ise yarım saat içinde kokteylden ayrılarak taksilere bindik ve bize tarif edilen eve ulaştık.

O gece böyle başlamıştı.

Türkiye ve Özbekistan edebiyatından bahsettiğimiz, Nazım'dan ve Orhan Veli'den Özbek Türkçesinde şiirler dinlediğimiz gece.

Biz onlara Yahya Kemal'den, Mehmet Akif'ten, Ahmed Haşim'den bahsetmeye çalıştık. İçlerinden biri, kısa boylu olanı meramımızı çok iyi anlamıştı.

"Tamam, bize hep sizin kızıl şairleri tanıttılar, şimdi sizin ak şairlerinizi öğrenmek istiyoruz", dedi o.

Ama o gecenin en dikkate değer cümlesi "bizge Türkçülüknün Esasları kerek" cümlesi idi. Bahçeden evinin kütüphanesine çıkmıştık ve Muhammed Salih bizden Türkçülüğün Esaslarını istemişti.

Doğrusu, önce kulaklarımıza inanamadık.

Sosyalist bir ülkenin başkentinde, henüz demir perdenin dünyaları kaskatı olduğu bir çağda bizden Ziya Gökalp'in eseri istenebilir miydi? Ama istemişti işte. Bir yiğit adam, bir Türkçü adam bizden bu eseri istemişti.

Ve iki ay sonra bu eseri ben ona ulaştırmıştım, aziz dostum Dursun Yıldırım'la.

Ömrümüzde bir daha yaşamayacağımız bu hadiselerin üzerinden yıllar geçti. O yıldızlı gece, o ışıklı yüzler, o kıvılcımlı sözler yüreğimde büyüdü, büyüdü ve bir taşkı oldu ve 1998 yılında Gülnar adlı bir romana döküldü. 1986 yıl Taşkent ve 1988 yıl Baku benim için tozlu yılların ardında kalan bir destana dönüşmüştü. Gülnar da yer yer roman olmaktan çıkıp destana dönüşmüştü. Sadece geçmişin değil, geleceğin destanına.

Hiç şüphe etmiyorum ki, üçüncü bin'in Türk Dünyası için destanlaşacak olaylar 19. asır ve 20 yüzyıllarda yaşandı. Belki, bir süre daha yaşanacak. Tıpkı yerküresinin oluşumunu sağlayan magma tabakaları olduğu gibi madenler, bir alev dalgası ve ateş yumağı halinde kaynayıp köpürerek üçüncü bin yılın Türk Dünyasını oluşturacaklar.

Yeni bin yılın magma tabakası - Balkanlardan Çin'e ulaşan Türk coğrafyası, kaynayan alevler ise bu coğrafyada çarpan yüreklerdir. Gaspıralı İsmailler, Hüseynzade Aliler, Ziya Gökalplar, Süleyman Çolpanlar, Ahmet Baytursunlar, Nihal Atsızlar, Osman Baturlar, Nejdat Koçaklar, Ebulfeyz Elçibeyler, Muhammed Salihler..

Ceditçilik Hareketi ve Türkistan'ın Bugünü

 

Taha AKYOL

 

1. Milletlerarası Türkistan Kurultayı 4.1.1990 Açıkoturumundaki nutkundan, Türkistan dergisi, 1990

 

...1990 Ağustos'unda Özbekistan'da ERK Demokratik Partisinin lideri Muhammed Salih'le beraberiz. Muhammed Salih şöyle diyor: ‘'Bizim rehberimiz İsmail Gaspırali'dır. Dilde birlik dedi. Biz alfabe birliğini sağlayacağız. Fikirde birlik dedi. Ben Özbek'im, sen Türkiyelisin, öteki Azeri. Fakat hepimizin üzerinde bizleri birleştiren bir Türklük şemsiyesi var. Bu fikirde birliktir. Avrupalılar nasıl bir iktisadi entegrasyona gidiyorsa biz de böyle bir entegrasyona gideceğiz. Bu da iş de birliktir. Demek ki dünyada bir demokrasi ve hürriyet fikri geliştikçe, ikincisi ekonomi ve teknoloji ilerledikçe bu Türklerin lehine olur. Onun için Bernard Lewis, bugün Türkiye'de Azerbaycan'da veya Türkistan'da yaşayanlar istese de istemese de onların çocukları 21. Yy'da büyük tarih rolü yükleneceklerdir diyor. İki tarafın da ayakta kalabilmesi ancak bu şekilde mümkün...''

 

O GECEDEN BUGÜNE

 

1986 yılının Eylül günlerini hiç unutamadım. Bin yıl önce ayrıldığımız topraklara ilk adım attığımız günleri. Türkiye'den on bilim adamının Türkistan seferi.

Uluslar arası Altayistler Konferansına katılmak, bizi o kadar heyecanlandırmıyordu. Bu tür toplantılar her yıl dünyanın önemli merkezlerinde nasıl olsa yapılıyordu. Bizim için asıl heyecan verici olan 1986 yılındaki Konferansın Taşkent'te yapılıyor olmasıydı. Bin yıllık hasretin ardından gelen kavuşma duygusu, heyecanı içimizi doldurmuştu. Bizi karşılayan çekik gözlerde de aynı heyecanı görmüştük. Özbek bilim adamları, hele genç asistanlar ne kadar heyecanlı, ne kadar tolkunlu idiler.

Taşkent ve Semerkant'ta geçen sekiz gece ve gündüzden her biri başka başka güzellikler taşıyordu.

Fakat O GECE'nin bambaşka bir sihri vardı.

Taşkent'in eski mahallelerinden birinde, Muhammed Salih'in evinin bahçesinde o ışıklandırılmış ağaç altında geçirdiğimiz gece.

Özbekistan'ın içli şairleri vardı aramızda. Bir de Kırımlı Ayder Osman.

Gündüz Kongre salonuna gelip bizi davet etmeleriyle başlamıştı heyecanımız. Gün ilerledikçe dizginlenemez hale gelmişti.

Önce şüphelenmiştik onlardan. Hiç tanımadığımız bir takım adamlar Kongre programının dışına çıkarak bizi evlerine çağırıyorlardı.

Yıl henüz 1986 idi.

Her şeyin gözlendiği, izlendiği yıllar. Tabii korkmuştuk da. Yetkililerden izin almadan program dışına çıkabilir miydik? Programda adı olmayan adamların davetine uyarak,

Onların evine gidebilir miydik? Önce bizi davet eden adamlardan emin olmamız lazımdı.

Macaristanlı dostumuz Dr. Ishtvan Kongur imdadımıza yetişmişti. O Macaristanlı ama Kıpçak soyundandı ve kendisini Türk sayıyordu. O bizim 

Sonraki yıllarda Muhammed Salih halkının kükreyen sesi oldu. Rusya'nın göbeğinde Moskova'da Özbekistan'ın nasıl sömürüldüğünü anlattı. En açık ve en seçkin cümlelerle. Gün döndü, Özbekistan bağımsız oldu. Her bağımsız ülke gibi orada da bağımsız partiler kuruldu, Muhammed Salih'in partisi ERK adını taşıyordu. Başkanlık seçimlerinde halkına müracaat etti, onların en az %14'ünden evet oyu aldı. Ama öyle anlaşılıyordu ki, demir prangaya alışmış ayaklar ve demir cenderelere alışmış yüreklerle beyinler erkinliğin ne olduğunu henüz bilmiyorlardı. Bir çember sardı Muhammed Salih ve arkadaşlarını ve çember gittikçe daraldı.

1993'e geldiğimizde Muhammed Salih ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Bir süre Türkiye'de oturmayı denedi, erkin ve bağımsız ülkede. Tabii ki burada okuyan Özbek gençleriyle konuşuyordu, görüşüyordu. Taşkent'teki çember çengel olup buraya da uzandı. Türkiye'nin zayıf tarafından vurdular. Türkiye yönetimi bin yıl sonra kavuştuğu kardeşleriyle alâkalarının bozulmasını istemiyordu. Karşı taraf işte bu zayıf tarafı yakaladı, "yalnız beni seveceksin", dedi. Türkiye yalnız "onu" sevdi, sevgisine ne kadar karşılık buldu, bilmiyorum. Ama Muhammed Salih Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi o yad ellerde 50 yaşını sürerken, halkı için mücadeleye devam ediyor.

Çok uzaklarda, buzlu denizlere yakın yerlerde onun yüreği yine magma tabakasının korları gibi. Alıstaki kardeşlerini ısıtacak güçte.

Nehirlerin nereye aktığı belli. Gün olur, devran yine döner. Görelim Mevla'm neyler, neylerse güzel eyler.

 

Prof. Dr. Ahmed Bican Ercilasun

 

Aralık 1999, ANKARA

 

Çehresine kavuşan adam

 

06.01.2002, Radikal

 

Erdal Guven

 

'Gözaltına alınıp hücreye kapatılanlara mahkemeye çıkıncaya kadar ayna vermiyorlar. Ve böylece ben kendi çehremden ayrıldım... Ben pencere arkasından ziyaretçime gülümsersem benim çehrem de gülümsüyor mu bilemem... Tebessüm özellikle dünyamızın medeni kısmında insan çehresinin en çok ihtiyaç duyduğu işlevdir... Gülümseme fetişizmi o kadar hayatımıza musallat olmuştur ki diktatörler bile ayna önüne geçip suratının kaslarını gevşeterek egzersiz yapmaya başladı.'

Bilmem önceki gün Radikal'de yayımlanan bu satırları da içeren makaleyi okudunuz mu? Okumadıysanız çok şey kaçırdınız bence...

Muhalif Özbek lider Muhammed Salih'in, Prag'ın Pankrac Hapisanesinde geçirdiği ilk gün kaleme aldığı, salıverildikten sonra da Çek lider Vaclav Havel'e hediye ettiği makaleden bahsediyorum...

Salih Sovyetler'in çöküşü ardından 1990 yılında Demokratik Erk Partisi'ni kurdu. 1991'de Kerimov'a karşı başkanlığa adaylığını koydu. O hengâmede hiç de fena sayılamayacak yüzde 12'lik oy aldı. Bu oran bile Kerimov'u korkutmaya yetti. Partisi kapatıldı, kendisi de sürgüne gönderildi.

Wagner'in ünlü 'Uçan Hollandalı'sı gibi sığınacak güvenli liman araya araya geçirdi sonraki yıllarını. Sığınamadığı ülkeler hangileriydi acaba?

Kerimov'un diktatörlüğü koyulaşıp kemikleştikçe dönüş umudu azaldı. Diktatörler muhalif sevmez. Özbekistan'da ailesi ve kendisine yakın isimler hapse atıldı. Erk çembere alındı. 1999'da Taşkent'te birtakım bombalama eylemleri meydana geldi. Milliyetçilerden köktendincilere kadar tüm muhalefet, tabii Erk de zanlıydı. Salih'in payına gıyabında 15 yıl 6 ay hapis cezası düştü. Neyse ki Salih onca uğraştan sonra nihayet 1998 yılında Norveç hükümetince siyasi mülteci olarak kabul edilmişti. Kendi deyişiyle, 'Norveç'in ne Özbekistan'da jeopolitik çıkarları vardı ne de Norveç Özbek pamuğu ithal ediyordu." Hangi ülkeleri kastediyordu acaba?

1999'dan itibaren Norveç'te yaşamaya başladı Salih.

11 Eylüle kadar yine kendi deyişiyle "bir Kafka karakteri" gibi yaşadı. Uluslararası alanda saygın bir kişilikti ama sürgündeydi.

11 Eylül'den sonra ortaya çıkan cadı avı sırasında nasıl olduysa adı aranan teröristler listesine bile sızdırıldı. Neyse ki çok geçmeden yanlışlık düzeltildi. Ancak cadı avı peşini bırakmadı. 28 Kasım'da Özbek hükümetinin talimatı üzerine Interpol tarafından tutuklandı. Hem de Çek Cumhuriyeti'nde. Yani örnek aldığı iki liderden birinin, Havel'in ülkesinde (diğeri Mandela). Ve Prag'da bulunan Pankrac Hapisanesi'ne atıldı.

Interpol, 11 Eylül sonrası başgösteren iklimden yararlanıp muhalefeti ezmek için terörizmle mücadele perdesinin arkasına saklanan Kerimov'un oyununa gelmişti. Ama Çek yargısı gelmedi aynı oyuna. Hakkındaki deliller yetersiz bulundu. Önce tahliye edildi, sonra da salıverildi Salih. Bu kararda, uluslararası kamuoyunun ciddi payı vardı. Başta Norveç olmak üçere Hollanda, Britanya, hatta terörle mücadelenin bayraktarı ve Kerimov'un yeni dostu ABD bile Salih'in salıverilmesi için devreye girdi. Hangi ülkeler girmedi acaba?

Tabii elinden geldiği kadarıyla Havel de lobi yapıyordu. Çek liderin içine baştan beri sinmemişti Salih"in başına gelenler ama, "Ne yazık ki hücresinin anahtarı bende değil" diyordu. Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Komitesi, Uluslararası Kriz Grubu Salih için kampanya başlattı. Amaçlarına da ulaştılar.

Salih şimdi yeniden limanında.

Tahliye edildiği gün can alıcı bir soru sormuştu: "Mesele çok basit: Batı neyin yanında? Diktatörlüklerin mi, demokrasinin mi?" Yanıtını aldı.

Yukarıda da ben bazı sorular sordum hangi diye başlayan? Maalesef hepsinin yanıtının içinde yer alan bir ülke var: Türkiye.

Aslında Ankara'nın Salih'e reva gördüğü muamele, Orta Asya ve Azerbaycan politikasının aynası. Jeopolitik çıkarlar ve ekonomik çıkarlar uğruna demokratik muhalefete sırt çevirme. Adı ister Kerimov olsun, ister Aliyev ister Niyazov, diktatörlerle flört.

Salih bir Türkiye âşığı. Özbekistan'dan sınır dışı edilince soluğu İstanbul"da almıştı. Orta Asya'daki birçok demokrat muhalefet lideri gibi Ankara'dan çok şey bekliyordu. Oysa Salih üç yıl içinde tam dört kez sınır dışı edildi Türkiye'den. Kerimov Ankara'ya mı geliyor. Salih dışarı. Taşkent'e mi gidilecek? Salih dışarı... Küçük ülkenin büyük lideri Havel, Salih'i tüm dünyanın gözü önünde sarayında ağırlarken bizimkiler Salih'le yan yana gelmekten bile çekiniyor...

Nereye kadar?

 

 
  Bugün 1 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı! Sitene Ekle  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=